Ana Sayfa KÖŞE YAZILARI 12.02.2020 124 Görüntüleme

Mazide yaşayıp kalmak…

“Eski” olan bir objeyi gören her insanın içinde/belleğinde tatlı/ılık heyecanlar oluşur herhalde.
Böylece mazinin/geçmişin güzel anlarında bulur kendini…
Yıllar önce size hediye edilen bir saati sakladığınız çekmede gördüğünüzde duygularınız nasıl bir dünyaya götürür sizi?
Ya da bir başarınızdan ötürü kazandığınız bir ödülü, örneğin bir plaketi, bir değerli dolma kalemi gördüğünüzde ödül törenini anımsadığınızda nasıl bir duyguya kapılırsınız?
Böyle daha nice güzel anıya ulaşmak için belleğinde yolculuklar yapmayı kim sevmez?
Ya da kim, eskittiği/akıp giden zamanın olumsuzluklarını anımsamak ister?
Bunun için de; yaşama hep olumlu görüşlerle yaklaşmaya çalışırız.
Kendine güzelliklerle dolu bir anılar okyanusu yaratmayı kim istemez?
Ya da kim istemez, toplumsal yaşamı aşarak kendine “örnek kişi” sıfatının verilmesini?
Toplumca alkışlanmayı?..
***
İçgöçmenlik olayı Türkiye’nin mayasını bozmuş bulunuyor.
Farkındasınız sanırım, “kaya olduğu yerde ağırdır” derler ya; nüfus da öyle…
1960’lardan bugüne yaşanan nüfus hareketliliği ülkede her alanda sorunlar yarattı. Yaratıyor da…
Bu dönemden görev üstlenen siyasetçiler göç gerçeği bilmediklerinden önlem düşünemediler zamanında.
Şimdi nüfus hareketliliğinin yarattığı sorunlar sarmalında çırpınıp duruyoruz.
Mayamız bozuldu!..
İyide de, kötüde de ayarımız tutmuyor.
Birimizin “iyi” değerlendirmesine, diğerimiz “hayır” der olduk.
Algı farklılıkları oluştu.
Değeryargıları alt üst oldu.
Bu konuda yaşadığım ilçeden bir örnek vermek isterim:
Toplumsal anlamda başarıya imza atmamış sıradan bir siyasetçinin adı; ilçede üç kuruma; bir ilköğretim okuluna, Kredi Yurtlar Kurumu’nun tesislerine ve sağlık acil istasyonuna adı verilirse ne düşünürsünüz?
Ya da parti başkanı kendi makamında değil; belediye başkanının makamında basın toplantısı yaparsa…
Yakışık mı bu iki örnek? Tutarlı bir görüşün sonucu mu?
Ya da devletin yaptırdığı kapalı yüzme havuzu tesislerine İstiklal Marşımızın yazarı şair Mehmet Akif Ersoy’un adını vermek?
Ressam, Şair Bedri Rahmi’nin adını bir okul, bir galeri dururken; bir spor tesisine vermek gibi…
Esnaf piri Ahi Evren’in adını bir sağlık kurumuna; bir esnaf kuruluşuna da deniz kaptanının adını takmak…
Ya da çıkmaz bir sokağın adına “demokrasi” sıfatını yakıştırmak…
“12 Eylül” adını -Biraz da korkuyla- önce alanlara/caddelere, sonra sokaklara vermek…
Ya da…
Örnek vermeye gerek yok. Çevrenize bir bakınız.
Şimdi kimileri “eski”ye bir başka gözle bakıp özlem duyuyorlar. Bir okula, bir hastaneye, caddeye, sokağa ad mı verilecek, -ne araştırması, ne soruşturması- ver adı- sanı bilinmeyen birinin adını olsun, bitsin. Hele de ilahiyat alanında ise yakışsın-yakışmasın ver gitsin.
İş kişiselleştirildiğinde; iyiyi de güzeli de kendimiz için düşünür, kendimize ayırırız.
Toplumsal anlama sıra gelince; burada da iş başındaki siyasetçinin hüneri(!) konuşur hep…
Bilen/uzman olan değil.
Siyaseten mesaj verecek seçenekler tercih edeyim diye düşünenler yukarıda sözünü ettiğimiz, gülünç durumları/manzaraları yaratılıyor.
Sonunda güzelliği sahiplenmek kişisel algı gücünün dar alanına hapsediliyor.
***
Her insan, yarattığı güzellikleri toplumsal alana taşıyıp boyutlandıramadığı ve paylaşamadığı sürece; karşısındaki kişisel güzellik algısının unutkanlığına yenik düşer.
Biz böyle bir karmaşık algı döneminde kişisel mazimizi yaşamaya tutsak ediliyoruz.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Sevgiyi paylaşmayı unutmak..

Sevgiyi paylaşmayı unutmak..

Avrupa Gazetesi Tekirdağ