Ana Sayfa KÖŞE YAZILARI 11.09.2017 169 Görüntüleme

AMASYA -1

“ Gün olur alır başımı giderim, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda/ o ada senin bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra…”
Şair Orhan Veli’nin dizeleri rehberi olmalı insanın her zaman. Görülmedik, bilinmedik diyarlara yelken açmanın güzelliği anlatılır gibi değildir. İnsanın okudukları, izledikleri görme isteğini artırır. Birkaç günü boş olursa alıp başını gitmek ister bir yerlere.Son yıllarda bir yerden bir yere gitmek için günlerini harcamasına gerek yok. Ülkemizde bir uçtan öteki uca bir iki saatte gitmek mümkündür. Şehirler arasındaki mesafelerin kısalması yolculukları, turizmi çekici kılmaya başladı. Kışın en soğuk günlerinde Doğu Anadolu Bölgesindeki bir şehre gidip kışın beyazını, karını, soğuğunu yaşamak hafta sonuna, iki üç güne sığdırmak hiç de zor değildir. Bunu yapan çok kişiye tanık olmuşsunuzdur.Peki ya Anadolu’da baharı yaşamaya ne dersiniz? Uzun zamandır Amasya’yı görmek, orada tarih kokan sokaklarda gezmek, Şehzadeler Şehri’nin havasını solumayı düşlemeye başlamıştım. Gündüz seferi olan otobüsten biletimi aldım. Doğadaki değişikliği görerek gidecektim. Geceleyin saat 21’de Şehzadeler Şehrinde olacaktım.Yapamam gereken orada kalabileceğim bir otel bulmaktı. İnternet en büyük yardımcımdı bu zamanlarda. Birkaç otele baktım. Taşhan Oteli gözüme kestirdim. 400 yıl önce yapılmış bir handı. Daha sonra restorasyonla otel olarak kullanılmaya başlanmıştı. Odaları ferahtı. Mutfağı Osmanlı yemeklerini bile sunabiliyormuş. Telefonla yerimi ayırtmıştım.Otobüse sabahleyin bindim. Tek kişilik koltuktaydım. Gazeteler, dergileri okuyarak çevreyi gözleyerek zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Çevre yemyeşildi. Leylekler gelmişti. Uzun ayaklarıyla toprağı gagalayarak geziniyordu çoğu. Direğin üzerindeki yuvasında geçmiş yılların anılarını düşünen leylekler de yok değildi. Ankara’ya ulaşmıştık. Rengârenk doğa sıkılmamı engellemişti. Geriye kalan beş saatlik yolu da tamamlamıştık.Şehzadeler Kenti’ne adım atmıştık. Servisler bizleri bekliyormuş. Geceleyin çevreyi tam seçememiştim. Şehir merkezindeki Taşhan Otel’e ulaşmıştım. Yorgunluktan eser yoktu üzerimde. Otobüslerin rahatlığı ayrı, Kırıkkale’den mola yeri Sungurlu’ya kadar uyumuştum. Bavulumu bırakıp gece serinliğinde Amasya’yı gezmeye çıktım. Şehrin tam ortasından geçen Yeşilırmak bir masal nehriydi. Işıklandırma ne güzel yapılmıştı. Bir bakıyordum yemyeşil, daha sonra kırmızı, daha da sonra mosmor akıyordu. Dağlara oyulmuş binlerce yıllık Kaya Mezarları da aynı ışıklandırmayla gözlerimi alıyordu. Belediye bu hizmeti yapmakla çok iyi yapmıştı. Işığa kesmiş bir Amasya’yı görenler, niye daha önce buraya gelmedik diyebilirdi. Yıldızlar daha mı çoktu bu sakin şehirde. Yer gök yıldıza kesmişti. Irmağın kenarındaki banklara oturup sessizliği dinledim. Düşler kurdum. Rengi sürekli değişen ırmağın akışını dinledim…
Bir iki saat geçirmiştim dışarıda. Otele döndüm. Otelin devasa büyüklüğü karşısında hayran kalmamak elde değildi. Mimar Mehmet Kalfa’ya 1699 yılında yaptırılan dikdörtgen biçimindeki iki katlı hanın beden duvarları kesme taşlardan ve tuğlalardan yapılmıştı. İç avlu duvarlarla çevrilmişti. İç avluyu çeviren hafif sivri kemerlerin üzerine ikinci kat yerleştirilmişti. Alt kat avlusu restoran olarak kullanılıyordu.Odama çekildim. Her odaya Amasya’da yaşamış tarihsel şahsiyetlerin adı verilmişti. Odaların kapısı oldukça küçüktü. Boyu uzun olanlar dikkatli girmek zorundaydı. Tavan yüksekti. Kesme kalın taşlar kullanılmıştı odaların yapımında. Yataklar tertemiz, mis gibi lavanta kokuyordu. Yatar yatmaz uyumuştum. Sabahleyin kahvaltımızda yöresel ürünleri yabana atılmayacak cinstendi. Amasya çöreğine bayıldım. Sordum Çörekçi Galip yapıyormuş. Dönerken sevdiklerime götürecektim.Kahvaltıdan sonra ver eşini kenti gezmeye. Kuruluşu 8 bin yıl önceye dayanan, birçok uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan Amasya’yı gündüz gözüyle görmek de bir başkaymış. Bimarhane’den Aşıklar Müzesine kadar gezmedik yer bırakmadım. Tarihsel geçmişi karşısında etkilenmemek elde değildi. Yıldırım Beyazıt Cami ve Külliyesi karşısında büyülenmemek elde değildi. Caminin bahçesinde camiyle yaşıt çınar ağaçları da muhteşemdi. Her biri bir oda büyüklüğündeki ağaçlar geçmişten günümüze çok şey anlatıyordu. Ah bir de dile gelseler…

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Hikmet Aksoy YAZIYOR

Hikmet Aksoy YAZIYOR

Avrupa Gazetesi Tekirdağ